05.Haziran 2013 Çarşamba gününü 06 Haziran 2013 Perşembe gününe bağlayan gece Mirac gecesidir. Resulullah efendimizin göklere çıkarıldığı, bilinmeyen yerlere götürüldüğü gecedir.
 
İslam Âleminin, Sevgili Peygamberimiz Hz.Muhammed'in Allah'ın huzuruna yükseldiği gece olarak kabul ettiği Miraç Kandilini 05.Haziran 2013 Çarşamba günü akşamı idrak edeceğiz. Mirac aklın bittiği, imanın başladığı yerdir. Bu mübarek gecenin dünyamızı aydınlatmasını, yüreklerimize ebedi bir diriliş ve sonsuz bir muştu getirmesini diliyoruz. Miraç, bir arınma ve Allah'a yükseliştir. Allah'a yükselmenin yolu heva ve heveslerinden, hırs ve intikam duygularından, öfke ve gazaptan, kibir ve gururdan vazgeçerek Allah'ın yoluna girmektir. Bugün miracın yücelme ve yükselme anlamlarını dikkate alarak bireyin, toplumun ve bütün insanlığın maddi-manevi yükselişi üzerinde yeniden düşünmeliyiz. Bakara suresinin son ayetlerinde Rabbimiz bizlere yüksek sorumluluklarımızı ve zaaflarımızı birlikte hatırlatmaktadır. Her sorumluluk bir emanettir ve emaneti omuzlarında taşıyan her insan, her türlü kin ve öfkeden, haset ve fesattan, gurur ve kibirden uzak durarak bütün insanlara hatta bütün mahlûkata karşı mütevazı ve alçak gönüllü olmak zorundadır. (5 vakit) Namâz kılmak, mi'râc gecesi farz oldu.
 
Büyük islâm âlimi Abdüllah-ı Dehlevî "rahmetullahi aleyh" Mekâtib-i şerîfe kitâbının 85.ci mektûbunda buyuruyor ki;
 
Namâzın kıyâmında, rükü'unda, kavmesinde, celsesinde, secdelerinde ve oturulduğu zemânında, ayrı ayrı, başka başka keyfiyetler, hâller hâsıl olur. Bütün ibâdetler namâz içinde toplanmışdır. Kur'ân-ı kerîm okumak, tesbîh söylemek (ya'nî sübhânallah demek), Resûlullah’a salevât söylemek ve günâhlara istiğfâr etmek ve ihtiyaçları yalnız Allahü Teâlâ’dan istiyerek Ona düâ etmek namâz içinde toplanmışdır. Ağaçlar, otlar, namâzda durur gibi dik duruyorlar. Hayvanlar, rükü' hâlinde, cansızlar da namâzda Ka'de de oturur gibi yere serilmişlerdir. Namâz kılan, bunların ibâdetlerinin hepsini yapmakdadır. Namâz kılmak, mi'râc gecesi farz oldu. O gece, mirâc yapmakla şereflenen, Allah’ın sevgili Peygamberine uymağı düşünerek namâz kılan bir Müslüman, O yüce Peygamber gibi, Allahü Teâlâ’ya yaklaşdıran makâmlarda yükselir. Allahü Teâlâ’ya ve Onun Resûlüne karşı edebi takınarak huzûr ile namâz kılanlar, bu mertebelere yükseldiklerini anlarlar. Allahü Teâlâ ve Onun Peygamberi, bu ümmete merhamet ederek, büyük ihsânda bulunmuşlar, namâz kılmağı farz etmişlerdir. Bunun için Rabbimize hamd ve şükür olsun. Onun sevgili Peygamberine salevât ve tehıyyât ve düâlar ederiz. Namâz kılarken hâsıl olan safâ ve huzûr şaşılacak şeydir. Üstâdım Mazher-i Cân-ı Cânân buyurdu ki, “Namâz kılarken, Allahü Teâlâ’yı görmek mümkün değil ise de, görür gibi bir hâl hâsıl olmakdadır.”
 
Bu hâlin hâsıl olduğunu tesavvuf büyükleri sözbirliği ile bildirmişlerdir. İslâmiyet’in başlangıcında namâz Kudüs’e karşı kılınırdı. Beyt-ül-mukaddese karşı kılmağı bırakıp, İbrâhîm aleyhisselâmın kıblesine dönmek emr olunduğu zemân, Medine’deki Yahudiler kızdılar. “Beyt-ül-mukaddese karşı kılmış olduğunuz namâzlar ne olacak?” dediler. Bekâra sûresinin 143. âyet-i kerîmesi gelerek, “Allahü Teâlâ îmânlarınızı zâyı eylemez” meâlinde buyuruldu. Namâzların karşılıksız kalmıyacakları bildirildi. Namâz, îmân kelimesi ile bildirildi. Bundan anlaşılıyor ki, namâzı sünnete uygun olarak kılmamak, îmânı zâyı etmek olur. Resûlullah efendimiz Sallallahü Teâlâ aleyhi ve sellem, “Gözümün nûru ve lezzeti namâzdadır” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, “Allahü Teâlâ namâzda zuhûr ediyor, müşâhede olunuyor. Böylece gözüme râhatlık geliyor” demekdir. Bir hadîs-i şerîfde, “Yâ Bilâl radıyallahü Teâlâ anh beni râhatlandır” buyuruldu ki, “Ey Bilâl! Ezân okuyarak ve namâzın ikâmetini söyliyerek, beni râhata kavuşdur” demekdir. Namâzdan başka bir şeyde râhatlık arıyan bir kimse, makbûl değildir. Namâzı zâyi eden, elden kaçıran, başka din işlerini dahâ çok kaçırır.
 
Kavl-ül-fasl kitabında deniyor ki:
 
İsra suresinin ilk âyetinde, Allahü Teâlâ, kudret ve azametinden nice acayip işlerden bazılarını göstermek için, Muhammed aleyhisselamı, Mekke'den Kudüs'e götürdüğünü bildiriyor. İsra kelimesi, rüya için kullanılmaz. Uyanık iken, gece yürümek manasına kullanılır. “Sana Mirac’da gösterdiğimiz temaşayı insanlar için bir fitne kıldık” âyetindeki fitne, imtihan demektir. İmtihan ise uyanıkken olur. Peygamber efendimizin anlattığı rüya olsaydı, hiç kimse tuhaf karşılamazdı. Hazret-i Ebu Bekir tasdik edip, yüksek derecelere kavuşmazdı. Resulullah’ın, Mekke'den Kudüs'e götürüldüğüne inanmayan kâfir olur. Göklere ve bilinmeyen yerlere götürüldüğüne inanmayan sapık olur. (Bahr)
 
Birkaç saniyede Mekke'den Kudüs'e götüren Allahü Teâlâ, neden daha uzaklara götüremesin? Allah’ın kudretinden ancak kâfirler şüphe eder.
 
Peygamber efendimiz miracını özetle şöyle anlatıyor:
 
Verilen Burak’a binip Beyt-ül-Makdis’e geldim. Onu, önceki peygamberlerin bağladığı halkaya bağladım, sonra Mescid’e girip orada iki rekât namaz kılıp çıktım. Cebrail bir kap şarap, bir kap da süt getirdi. Ben sütü seçtim. Cebrail, “Yaratılışa uygun olanı seçtin” dedi. Sonra bizi 1. semaya çıkardı. Gök kapısında, “Sen kimsin?” diye bir ses geldi. “Ben Cebrail’im” dedi. “Yanındaki kim?” dendi. “Muhammed aleyhisselam” dedi. “O, peygamber olarak gönderildi mi?” dendi. Cebrail, “Evet” dedi.
 
Gök kapısı açıldı. Hazret-i Âdem’le karşılaştım. Bana merhaba diyerek hayır dua etti. 2. semaya çıktık. Yine orada da aynı konuşmalar geçti. Göğün kapısı açıldı. Burada iki teyze oğlu İsa ve Yahya ile karşılaştım. Onlar da bana, merhaba diyerek dua ettiler. 3. semaya çıktık. Bu kapıda da aynı konuşmalar geçti. Göğün kapısı açıldı. Orada Hazret-i Yusuf’u gördüm. O da dua etti. 4. semaya çıktık. Aynı konuşmalar oldu. Kapı açıldı. Hazret-i İdris’i gördüm. O da dua etti. 5. semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar geçti. Kapı açıldı. Hazret-i Harun’u gördüm. O da dua etti. 6. semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar oldu ve kapı açıldı. Hazret-i Musa’yı gördüm. Merhaba diyerek dua etti. 7. semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar geçti ve kapı açıldı. Arkasını Beyt-ül-Mamur’a dayamış Hazret-i İbrahim’i gördüm. O da dua etti. Beyt-ül-Mamur’u gördüm. Sonra Cebrail beni Sidret-ül-Münteha’ya götürdü. Allah, günde elli vakit namazı farz kıldı. Musa’nın yanına gelip anlattım. “Rabbinden azaltmasını iste! Ümmetin buna güç yetiremez. Tecrübem var” dedi. Birkaç defa Rabbimle görüşmeye devam ettim. Nihayet Rabbim, “Beş vakit namazı farz kıldım. Her vakit için on sevab vardır. Böylece elli vakit namaz olur” buyurdu. (Müslim)
 
Mirac gecesini ibadetle, gündüzünü de oruçla geçirmeli. İki hadis-i şerif meali:
 
“Mirac gecesinde iyi amel eden için yüz yıllık mükâfat vardır.” [İ.Gazali]
 
“Recebin 27. günü oruç tutana, 60 yıllık oruç sevabı verilir.” [İ.Gazali]
 
Cuma günü tek olarak oruç tutmak, bazı âlimlere göre mekruhtur. Cumartesi günü oruç tutmak ise bütün âlimlere göre mekruh olduğu için, bu mübarek gün cumaya rastladığı zaman, orucu perşembe veya cumartesi ile birlikte tutmak iyi olur. Cumartesi gününe rastlarsa, Cuma ile Cumartesi veya Cumartesi ile Pazar günü beraber tutmak gerekir.
 
Bu gece kaza namazı kılmalı, Kur’an-ı kerim okumalı, dua, tevbe etmeli, sadaka vermeli, Müslümanları sevindirmeli, bunların sevaplarını ölülere de göndermelidir!
 
Her zaman doğru iman sahibi olmaya, farzları yapıp haramlardan kaçmaya, tevbe edip farz borçlarını ödemeye çalışmalıdır! Bütün bunları yapmak ise ilimle olur. İlmihal bilgileri en kıymetli ilimdir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
 
“Geceleyin bir müddet ilim ile meşgul olmak, bütün gece sabaha kadar ibadet etmekten daha kıymetlidir.” [Ebu Nuaym]
 
Mirac aklın bittiği, imanın başladığı yerdir.
 
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
 
Bir iş, ne kadar sıkıntı içinde olmuşsa, o kadar uzun ömürlü olur. Peygamber efendimiz, (En çok sıkıntıyı ben çektim) buyuruyor. O halde, hak olan dini de, kıyamete kadar sürecektir.
 
Âdem aleyhisselam, kupkuru bir dünyaya geldi, yüzyıllarca sıkıntı çekti. Sonra Peygamber efendimizin yüzü suyu hürmetine dua etti. “Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ” duasını devamlı okurdu. Sonra, iki evladından biri kâfir oldu ve Müslüman olanını öldürdü. Bir baba için ne zordur!
 
Nuh aleyhisselam 950 yıl uğraştı, inanmadılar, çok eziyet ettiler. Döverlerdi, her seferinde öldü diye bırakırlardı. Cebrail aleyhisselam gelir, yaralarını sarardı, tekrar tebliğe başlardı. Sonra Allahü Teâlâ Ona gemi yap emrini verdi.
 
İbrahim aleyhisselamı Allahü Teâlâ’nın Haliliyken ateşe attılar, oğlunu kesme emri verildi.
 
Musa aleyhisselam da çok çekti, doğduğu sene Firavun bütün erkek çocukları öldürdü. Yıllarca çobanlık yaptı. Dönerlerken, hanımı hamile, zifiri karanlık, çaresiz. Bir ışık gördü, ışığa gitti. Orada Allahü Teâlâ onunla konuştu. Bu mirac değildi, mirac yalnız Peygamber efendimize verildi.
 
Eyyüb aleyhisselamın kurtlanmadık yeri kalmamıştı. Eyyüb aleyhisselamın, yaralarının kurtlandığını büyük âlim Alâaddin-i Attar hazretleri de bildirmektedir. (S. Ebediyye)
 
Yakup aleyhisselam ağlamaktan gözlerini kaybetti.
 
Yusuf aleyhisselam; kuyuya, zindana atıldı.
 
Zekeriya aleyhisselam, ağacın içinde ağaçla birlikte testereyle kesildi.
 
İsa aleyhisselam, birkaç kişiyi ikna etmek için neler çekti. Öldürmeye çalıştılar.
 
Bunların hepsi peygamberdi.
 
Neden bu kadar sıkıntı çektiler? Lâ ilâhe illallah dedikleri için.
 
Peygamber efendimiz, “Benim çektiğimi, hiçbir Peygamber çekmedi” buyuruyor.
 
Hazret-i Ebu Bekir de, neler çekti, kaç kere dövdüler! Herkesten önce iman etti, malını ve canını feda etti. Herkesin yaptığı bütün ibadetlerin sevabları, katlanarak Hazret-i Ebu Bekir’e, sonra da bir daha katlanarak, Peygamber efendimize verilmektedir. Hem kâinat, Onun hatırına yaratılmış, hem de, herkesin sevabları da, ona verilmektedir.
 
Hazret-i Ömer namaz kılarken, Hazret-i Osman Kur’an-ı Kerim okurken şehid edildi.
 
Hazret-i Ali’nin çektikleri, hele Hazret-i Hüseyin’in başına gelenler.
 
Neticede, Peygamber efendimizin vârisleri de, çok çektiler. Ne için? La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah dedikleri için. Dolayısıyla iman, inanmak çok zor, inandırmak daha zordur. İman, Allahü Teâlâ’nın, kullarına ihsan ettiği, özel nimetidir. İmanı olanlar, sevinçten oynasa, yeridir...
 
Allahü Teâlâ, dünyayı verdiğine ahireti vermez. Hadis-i kudside, “İki korkuyu bir kalbde cem etmem” buyruluyor. Dünyada Allahü Teâlâ’dan korkanlar ahirette korkmasın, dünyada korkmayanlar ahirette çok korksun.
 
Peygamber efendimiz, Ümmihani’ye Mirac’ı söyleyince, “Aman kimseye anlatma, kimse inanmaz ve inananlar da vazgeçer” dedi. Peygamber efendimiz de, “Anlatmam lazım, inanmayacak olan sonra da vazgeçer, çürük taşlar üzerine bina olmaz, ayrılacak olan şimdiden ayrılsın, sağlamları kalsın” buyurdu. Akıl durdu, zaman durdu, her şey durdu, iman başladı. Peygamber efendimizin hiç yalan söylemediğini müşrikler de biliyordu. “Cenneti, Cehennemi gidip gören mi var” diyenler oluyor. Evet, var. Kim var? Hayatında hiç yalan söylememiş olan Muhammed aleyhisselam var.
 
Her mübarek gece, kıymetlidir; fakat Mirac gecesinin ayrı bir hususiyeti vardır. Izdırap ve sevincin bir arada yaşandığı gecedir. Peygamber efendimiz, bir ay Taif’te, İslamiyet’i anlattı, hiç kimse inanmadı, alay ettiler, çocuklara taşlattılar.
 
Üzüntülü bir şekilde dönerken, bir bağ kenarında oturup biraz istirahat etti. Addas adındaki, bağın bekçisi, üzüm getirdi. Peygamber efendimiz, Bismillahirrahmanirrahim deyince, Addas şaşırdı, “Bu sözü buralarda hiç duymadım” dedi. Peygamber efendimiz, “Sen nerelisin?” diye sorunca, “Nineveliyim” dedi. “Kardeşim Yunus’un ülkesindensin, o da benim gibi peygamberdi” buyurdu. Addas, “Yunus’u buralarda kimse bilmez, bu güzel yüzün, bu güzel sözlerin sahibi asla yalancı olamaz” dedi ve iman etti, “ben de sizinle gelmek istiyorum” dedi. Peygamber efendimiz, “şimdi sen burada kal, yakında ismimi her yerde işitirsin, o zaman bana gel” buyurdu. Bir ay kimse inanmadı, yolda dönerken bir kişi iman etti.
 
Gece amcasının kızının evine geldi, “Aç, amcan oğlu Muhammed’im” buyurunca Ümmühani, “Haber verseydiniz yiyecek bir şeyler hazırlardım, yedirecek bir şeyim yok” dedi. Peygamber efendimiz, “Yiyecek içecek gözümde yok, Rabbime ibadet edecek bir yer bana yeter” buyurdu.
 
Allahü Teâlâ Cebrail aleyhisselama, “Habibim bu halde gene bana yalvarıyor, çok üzüldü, onu ben teselli edeceğim, git Habibimi bana getir” buyurdu. Önce, Mescid-i Aksa’ya geldi, bütün peygamberlere imam oldu. Sonra göklere çıktı. Allahü Teâlâ’yı bilinemeyen, anlaşılamayan şekilde gördü, “Ya Rabbi, ümmetim için de bunu isterim” dedi. İşte, beş vakit namaz, bize Mirac olarak verildi.
 
Mirac’da ne hikmetler vardır. Namaz kılmayan, Mirac’dan mahrumdur. 1400 yıldır devam eden, başka bir olay yoktur. İşte Mirac, 1400 yıldır devam ediyor. Mirac, aklın bittiği, imanın başladığı yerdir. Mirac namazdır. Allahü Teâlâ, namaz gibi bir nimeti insanlara ihsan etti. Namaz, Allah sevgisini arttırır, duanın kabulüne de sebeptir. Namaz varsa, hayat vardır. Namaz yoksa insan bir işe yaramaz. Namazdan mahrum olan, her şeyden mahrumdur. 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner57

banner54